Güneş Ölürken
Erkenden uyanmanın en kötü tarafı hayata daha erken başlamak olsa gerek diye düşünüyordu pencereden caddeyi izlerken. Uyku halinin bilinçsizliğine kim karşı koyabilirdi ki zaten? Hayattan tamamıyla uzaklaşmak ve düşünmenin ağırlığını hissetmemek. Bu kendisi için gerçekten de çok güzel bir hediye olurdu. Uykusuzluk hali tüm gecelerini teslim almış olsa da uyumayı bu yüzden seviyordu. Ama uyuyamıyordu işte. Hayatım böyle çatışmalarla dolu diye hayıflanırken, aynı zamanda kahvesini yudumluyordu. En güzeli doğayı izlemekti. Bahar iyiden iyiye gelmişti kente. Güneş her zamankinden daha yeni görünüyordu. Güneşin ömrü elbette ki bir gün değildi. Ama Fikret bir gün olduğuna inanmak istiyordu. Var olmayana inanmak isteği. Bu çocukluk imajlarından birisiydi. Her çocuk hayal kurar ama pek azı yetişkinlik dönemine bu hayalleri taşıyabilir. Fikret bu sayısı az olan insanlardandı. Hayatın tılsımlarla süslü olduğu sanrısını taşıyordu zihninde. Her sabah güneşin doğduğuna ve gün içerisinde zamanla yaşlandığına inanmak istiyordu. Tıpkı insan ömrü gibi. Sabahleyin doğan ve akşamleyin ölen güneş. Bu gibi benzetmelerle hayat daha yaşanılır hale geliyordu. Benzetmeler yalnızca Fikret’e ait değildi elbette. Her insanın başvurduğu bir yoldu bu. İnsanların gittikleri yabancı yerleri doğdukları kente benzetmesi gibi bir şey. Yani yeni olanı, bilinmeyen olanı kabullenmek için alışılmışla kıyaslamak. Bilindik insan davranışlarından birisiydi bu aslında.
Kahvesini bitirdikten sonra ceketini giydi, çantasını aldı ve sokağa attı kendini. Her zaman olduğu gibi birkaç sokak ötedeki otobüs durağına yollandı. Otobüs durağında beklemeye koyuldu. Ama beklediği otobüs değildi. Çok güzel bir kız görmüştü üç ay önce bu durakta ve her sabah erkenden uyanmasının nedeni bu güzel kızdı. Beklediği kız birkaç dakika içerisinde durağa geldi. Her zamankinden güzel görünüyordu. Baharın insanlar üzerindeki etkisi buydu işte. Kızın beklediği otobüs gelene kadar kaçak bakışlarla kızı izledi. Kızdaki zerafet son derece büyüleyiciydi. Romanlarda okuduğu prenseslerden hiçbir farkının olmadığını düşünüyordu. Sonunda kız otobüse bindi ve gözden kayboldu. Fikret iç geçire geçire otomobiline yollandı. Damarlarında artan hormon miktarını tüm derinliğiyle hissedebiliyordu. Kızla tanışmak istemiyordu. Çünkü kızı tanımak istemiyordu. Şimdiye kadar beğendiği hangi kadınla tanışmışsa hayal kırıklığına uğramıştı. Fikret’e göre kadınlar uzaktan daha güzeldiler. Bu büyüyü bozmak istemiyordu.
İşyerinde sekreteri Nilay karşıladı Fikret’i. Her gün bu kadar neşeli olmayı nasıl başarıyor diye düşünüyordu Fikret. Nilay gün içerisinde neler yapılacağını sıralarken Fikret bilgisayarından haberleri takip ediyordu. Nilay’ın sıraladığı maddelerden birisi Fikret’in dikkatini çekti. Bugün Esra’nın doğum günüydü. Nilay’a ‘’iyi ki burada çalışıyorsun’’ dedi. ‘’Eğer Esra’nın doğum gününü unutsaydım sanırım derimi yüzerdi. Bu reklam şirketinde beni düşünen tek kişi sensin.’’ Nilay taktir edilmenin verdiği neşe ile odadan çıkarken, Fikret Esra’ya ne hediye alacağını düşünüyordu. Esra Fikret’in biricik sevgilisiydi. Fikret bu cümleyi defalarca tekrarladı zihninde. Esra ile iki sene önce tanışmışlardı. İlk aylarda aralarındaki hoş iletişim sevgililik haline dönüşmüştü. Elbette ki Fikret Esra’yı tanıdıktan sonra yaşadığı hayal kırıklığını hiçbir zaman inkar edemezdi. Ama Esra’nın kadınsılığının tüm hayatını etkisi altına aldığını düşündüğünde O’ndan vazgeçmek imkânsızdı. Nilay’ı arayıp Esra’nın işyerine bir demet gül göndermesini istedi. Üzerine şu yazı yazılacaktı :’’ Dünyanın en güzel kadını, iyi ki doğdun..’’ Bu meseleyi hallettiğine sevinmişti. Bir gerdanlık alacaktı Esra’ya ve akşamleyin mum ışığında güzel bir yemek. Kadınlar kandırılmak için yaratılmış olmalıydılar. Hangi kadın çiçeğe, takılara ve romantizme hayır diyebilirdi ki? İnsanlara kolaylıkla hitap edebilmesinin nedeni reklamcı olmasıydı. İş hayatında bir çok başarılı reklam fikrine imza atmıştı. Bunu ise çocukluk yıllarında keşfettiği hayal dünyasına borçluydu. Bu hayal dünyası elbette ki her zaman kazanmasına neden olmamıştı Fikret’in. Bir insan hayal gücüne sahipse hayal kırıklıklarına da hazırlamalıydı kendini. Nasıl soğuk hava sıcak hava ile buluştuğunda yağışa dönüşüyorsa hayaller de gerçeklerle karşılaştığında hüzne dönüşüyorlardı. Bu hüzün duygusundan yakasını asla kurtaramamıştı Fikret.
Baş ağrısı yine bulmuştu işte kendisini. Bundan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Yaşasın asetil salsilik asit diye düşündü ama midesindeki cehennemi körükleyen bu maddeden vazgeçti. Parasetamol belki işini görebilirdi. Bu kimyasallar tüm ömrünü ele geçirmiş gibiydi. Nilay’dan bir ağrı kesici istedi. Sonra tanıdık bir istek belirdi zihninde; ölme isteği. Bu isteğe karşı koyamıyor olsa da cesarette edemiyordu. Çünkü ne ile karşılaşacağını bilmiyordu. Ama zihnini gevşetmek için uykuya benzetilebilirdi. Uyumak istiyordu, senelerce uyumak. Bir daha uyanmamacasına. Gün boyunca diğer günlerde yaptığının aynısını yaptı. Güneş ölmeden biraz önce sabah gittiği otobüs durağına gitti ve yine aynı kızı izledi. Kendisini yaşama bağlayan önemli bağlantılardan birisiydi bu kız. Esra’nın işyerine doğru yollanırken hayatının sefilliğini düşünüyordu.
Tut Elimden(6)
TUT ELİMDEN…
Ozanın karşılaştığı sürpriz karşısında şok olur. Cenk ve arkadaşları ozanı bağlayarak boş bir araziye götürürler. Cenk, kendisine yaptıklarını ödetmek için ozanın ellerini ve ayaklarını iple bağlayarak işkence etmeye başlar. Ozan, çırpındıkça çırpınır ama zalim yürekli cenk, elindeki sopayla ozanın beline vurur. Ozan bilincini kaybeder ve bayılır.
Seher ise kuzeni pınarla konuşur, pınarın duyduğu acıdan gözleri kan dolmuştu. Sevdiği adamın öldüğünü söyler. Cem`in öldürüldüğünü söyler. Seher olayın şokundadır. Olayı en baştan anlatmasını ister:
“ Ben ve cem gece yarısı el ele tutuşup sahile doğru inerken iki tane adam geldi ve cemi bıçaklayarak öldürdüler sonra da kaçıp gittiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Onların söylediği tek söz, kardeşin bize yamuk yaptı, bedelini sen ödeyeceksin. dediler ve çaresiz bir şekilde yardım istedim…
Ozanı ayıltan cenk, ozana bir daha kendisine dokunmaması gerektiğini söyler. Sonra da ozanı üzeri bağlı bir şekilde bırakıp gider. Ozan da kurtulmaya çalışır. Çırpındıkça kurtulması daha da zorlaşıyordu. Cenk, seherin evine gelir ve seheri sorar. Abisi cemin katillerini bulmasında yardım etmesini ister. Bu sırada pınar cenk`i fark eder ve saklanır. Seher, pınar diyerek onu çağırsa da bulunduğu yerden asla çıkmaz. Hayatının tehlike de olduğunu düşünerek konuşmalara kulak kesilir.
Ozan, seherin hayatının tehlikede olduğunu ve o manyak ve ruh hastası cenk`in sehere zarar vermesinden korkar. Bir adam gelir fabrikaya yaşlı ve hafiften beyazlamış sakalları olan kırk yaşlarında bir adam gelir. Ozanı o halde görünce derhal yardım eder ve ozanı kurtarır. Ozanın neden bu halde olduğunu sorar. Ozan ise, manyak birinin bu hale getirdiğini söyler. Sonra da adama teşekkür ederek seherin evine gelir.
Cenk, seherin kendisine yardım edeceği sözünü alarak seherin yanından ayrılır ve yolda ozan ile karşılaşır. Ozan ise, cenk`e saldırarak hırsını almak ister. Cenk masum numarası yaparak seherin kendisini korumasını sağlar. Ozan cenki bırakarak içeri girer.
Pınar yeniden sehere görünür. İşlerinin olduğu bahanesini uydurur ve eve gitmesi gerektiğini söyler. Yola çıktığında cenk onu görür…
Ne Dersen De (kısım 3)
Salih Bey sabah namazını kılmak için uyandığında saat beş civarındaydı. Banyoya gidip abdest aldıktan sonra oturma odasına geçti. Tekli koltuğun yanında duran sehpanın üzerindeki seccadeyi alıp Kâbe’ye doğru serdi. Besmele çekerek seccadenin üzerine geçti ve bir fısıltı şeklinde dua okumaya başladı.
Namazı bitirince yatak odasına gitti. Ali’nin doğum günü için aldığı kameralı cep telefonunu torbadan çıkardı. “Telefonu satan çocuk bilmem ney üç diye bir özelliği var demişti, müzikte çalıyormuş.” diye düşünerek, oğlunun ne kadar sevineceğini hayal ediyordu. Hediye kutusu bile yaptırmıştı. Dudağında hafif bir gülümsemeyle oğlunun odasına doğru gitti. Hediyeyi masasının üzerine koyacaktı. Ali uyandığında ne kadar sevinecekti kim bilir.
Odaya girdiğinde parmak ucunda yürüyerek hediyeyi masanın üzerine bıraktı. Geri dönerken yatağa doğru baktı ve bozulmamış olduğunu gördü.
“Yine dayısında kaldı anlaşılan.” dedi. Parmak ucunda yürümeyi bırakarak yatağına gitti.
Büfeden kraker ve meyve suyu aldı. Trene bineceği yere giderek, istasyon binasına sırtını dayayıp, yere oturdu. Krakerin paketini açtı, bir tane ağzına atarak çiğnemeye başladı. Meyve suyunun pipetini taktı ve bir yudum alarak çiğnemeye devam etti.
Etrafına baktığındaysa, istasyonun kalabalıklaşmış olduğunu yeni fark etti. Çoğunluğunu doğu göçmenlerinin oluşturduğu insanlardan, karmaşık gürültüler yayılıyordu etrafa. Konuşulanları dinlemeye çalıştı ancak konuşulan dilin yabancılığından ve konuşanların yakında olmayışından hiçbir şey anlamıyordu.
Bu insanlar da bu şehre göç etmişlerdi, kendi özgürlüklerini yaşamak için, kaçtılar memleketlerinden… Bir zamanlar devlet tarafından yok edilmeye çalışılan ağalık sisteminden, çocukları daha iyi eğitim alsın diye, törenin emirleriyle ölmemek için, ucuz işçi oldukları için, eski hikâyelerini geride bırakarak yeni hikâyeler yaratmak için kaçmışlardı oralardan… İçinden, onlarla kaderinin aynı olduğunu fısıldarken, Adana treninin hareket edeceğini bildiren anonsu duydu. Yavaşça ayağa kalktı ve vagonlardan kendine en yakın olanın kapısından içeri girdi. Biraz ilerledikten sonra boş bulduğu koltuklardan pencere kenarında olana oturarak hareket zamanını bekledi.
Halden Hale
Sinirli olmak halinden bahsetmek istiyorum. Newton’un etki- tepki kanununu bilmeyenimiz yoktur. Her etki karşılığında bir tepki bulur. Newton gibi bir fizikçinin kuramından örnek verdim, çünkü ben insan davranışlarının reel bilim dallarıyla açıklanabileceğine inananlardanım. İnsanı ve insan davranışlarını karmaşık ya da anlaşılmaz kılanlara her zaman karşı çıkmışımdır. Sebep sonuç ilişkisi kurulduğunda anlaşılmayan hiçbir şey kalmaz geriye. Bu durum yalnızca davranışlar için geçerlidir elbette. İnsanı anlaşılmaz kılansa hayatın değişken yapısıdır.
Sinirli olma halini bir durum olarak değerlendirirsek bu durumun oluşmasını sağlayacak bir tetikleyiciye ihtiyaç duyarız yani bir etkileyene. Çoğu zaman etkileyen ya da tetikleyen tek başına sinirli olma halini oluşturamaz. Bu duruma benzinin yanmasını örnek verebiliriz. Benzinin yanma durumuna geçmesi için öncelikle ortamda yeteri miktarda benzin olmalıdır. Sonra yeteri miktarda oksijen gereklidir. Bunlara ortamın ısısını, basınç durumunu da eklemeliyiz. İlk bakışta yalnızca kıvılcım benzinin yanmasına yeterli gibi görünürken bir çok koşul daha çıktı karşımıza. İşte sinirlenmekte böyle bir durumdur. Birisinin ensesine tokat vurduğunuzda neden sinirlenir? Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Öncelikle tokatın şiddeti ve bu şiddetin oluşturduğu acı hissi. Acının beynin sinir hücrelerini tetiklemesi, kalp atışlarının ve kan basıncının artması, solunum sayısının artması, adrenalin hormonunun hızla kana karışması gibi biz dizi fizyolojik olay. Ruhsal açıdan bakıldığında ortamda sahip olunan saygınlığın ve statütün kaybedilmesi endişesi belirir kişide. Endişe adrenalin hormonunun kana daha fazla karışmasına, kandaki şeker oranının düşmesine, kan basıncının tekrar artmasına sebep olur. Tüm bu durumların birleşmesiyle de sinirlilik hali meydana gelir. Elbette ki burada yazdıklarım bilimsel değil, yani genel geçerliliği yok. Çünkü ben bilimsel bir otorite değilim. Kendi gözlemlerimle ulaştığım resmi olmayan bir sonuç bu. Bu anlattığım mekanizma her insanda farklı çalışmaktadır. Başlangıçta da belirttiğim gibi hayat değişkendir çünkü. Bu sinirli olma halini oluşturan anı durumu vardır ki bunu çözümlemek ben imkansızdır. Çünkü ne kadar insan varsa o kadar anı ve o kadar yorum var demektir. Basite indirgediğimizde sinirli olma halini etki-tepki yasası içinde ele almamız mümkündür. Ben mekanizmayı açıklamak istedim yalnızca. Zamansız ve beklenmedik bir tokat, hatta bir söz, bir bakış sinirlilik halinin oluşmasına neden olabilir. Bu birazda kişinin yorumuyla ilgilidir. Örneğin yenilen tokatı samimi bir dost şakası olarakta yorumlayabilirsiniz, bir cinayet sebebi olarakta. Bu yorum sizim fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik durumunuzla ilgilidir. Tüm bunları anlatmamın nedeni ise bu konu hakkında uzun uzun düşünmüş olmamdır. Düşünmek benim için eski bir hastalıktan başka bir şey değil. Bu hastalığa elbette ki kütüphane salonlarında kapıldım. Hastalık diye tabir ediyorum çünkü bu hayatta bazı engeller koyuyor karşıma. Sinirlilik hali bende göründüğü zaman kendimi daha güçlü ve daha hızlı hissediyorum. Bunun nedeni kalp atışlarının, kan basıncının, solunum sayısının, kandaki adrenalin hormonu miktarının artmasından başka bir şey değil. Bunu anladım. Sinirlilik halini yaşadıktan ve dinginleştikten sonra neden sinirlendiğimi düşünüyorum. Bu kendimi tanımamda bana yardımcı oluyor.
Bugün internette okuduğum bir habere sinirlendim. Bu bir cinayet haberiydi. Sinirlenmemi masaya yatırdım. Neden sinirlenmiştim? Öncelikle kurbanın çaresiz olması beni sinirlendirdi. Sanırım kendimi kurbanın yerine koydum bir an. Kurban küçücük bir çocuktu, katilse yetişkin birisi. Kendini savunamayan birisinin, kendini savunabilen güçlü birisi tarafından öldürülmesi beni sinirlendirdi. Bu eşitliği yani adaleti bozan bir durumdu. Adalet bana her zaman huzur vermiştir. Sinirlilik huzursuzluğun bir şeklidir bence. Bir an için savaşta olduğunuzu hayal edin. Cephedesiniz ve elinizde yalnızca süngünüz var, karşınızdaki kişinin elinde de yalnızca süngüsü var ve eşitsiniz. Ya siz öleceksiniz ya da karşınızdaki kişi. Bu durum adil bir durumdur. Elbette derinlemesine düşündüğünüz de sizin ve karşınızdaki kişinin kas gücü, ataklık durumu tartışılabilir. Ama en az sizin kadar güçlüdür karşınızdaki de. Halbuki benim okuduğum internet haberinde böyle bir durum söz konusu değil. Kan beynime sıçradı desem yeridir. Kurbanın çocuk olması sinirlilik halimi daha da tetikledi. Çocuğun çaresizliği benim çaresizliğime dönüştü. Sinirliydim ve katile karşı yapabildiğim tek şey küfür ya da beddua etmekti. Sinirlilik halinden kurtulmam epey zaman aldı. Toplum yaşamındaki kuralları düşünmeye başladım sonra. Bu kurallar binlerce yıllık insanlık tarihi sonucu oluşmuş kurallar. Ceza vermek eğer bu kuralların dışındaysa suç oluyor. Bireysel anlamda hiç kimse ceza verme yetkisine sahip değil. Katilin cezasını kendim vermek isterdim ama bu toplumsal açıdan suç olurdu. Suçlu olmak, kendini suçlu hissetmek dünyanın en kötü hislerinden. Sinirlilik halinin sonunda kendimi bir çıkmazın içinde buldum. Bu ve benzer çıkmazlar aslında kendimi tanıma yolunun kaldırım taşlarıydı. Kendimi tanıma yolunu oluşturmaksa çok çileli bir iş. Hüzün ve huzursuzluk…